ATATÜRK VE DOLMABAHÇE

           Dolmabahçe Sarayı, Batılılaşma çabaları içinde olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son saray olarak bir simge olduğu gibi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim biçiminin bir kez tanımlanması açısından da bir simge oluşturmaktadır. Ulu Önder’imiz, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1 Temmuz 1927 tarihinde İstanbul’a ilk gelişlerinde Saray’ın Muayede Salonu’nda halka yaptığı konuşmada “sekiz sene evveline kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula tasavvur ettirilmek istenilen bu sarayın içinde söylüyorum. Yalnız artık bu saray zıllullahların değil zıl olmayan hakikat olan milletin sarayıdır ve ben buruda milletin bir ferdi olarak bulunmakla bahtiyarım.” Diyordu.

Atatürk için Dolmabahçe Sarayı geçmişin olduğu kadar geleceğin de bir göstergesi, Padişahlıktan Cumhuriyet yönetimine geçmiş bir ulusun malı anlamını taşıyordu. Bu nedenle İstanbul’a her gelişinde Dolmabahçe Sarayı’nda kalmış, kendisinin de dile getirdiği gibi burada ulusun bir temsilcisi ve konuğu olarak bulunmuş. Dil ve Tarih Kurultayları’ndan Onuncu Yıl Nutku’na kadar Cumhuriyet için önemli pek çok karar ve eylemi bu sarayda gerçekleşmiştir.

O, Dolmabahçe Sarayı’nda çekilmiş fotoğraflarında, Cumhuriyet Türkiyesi’nin seçkin bir bireyi, devlet adamı ve politikacısı görünümündedir. Kimi zaman elinde panama şapkasıyla askerleri teftiş etmekte, kimi zaman silindir şapka ve frakıyla yabancı devlet adamlarına ev sahipliği yapmakta, kimi zaman da Muayede Salonu’nda yapılan bir düğün töreninde bir salon efendisi, bir beyefendi kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Arkasında kadınlı erkekli grupların, Celal Bayar, Kazım Özalp, Tevfik Rüştü Aras gibi dönemin kimi devlet ileri gelenlerinin de yer aldığı bu fotoğraflarda Atatürk, melon şapkasından bastonuna kadar tüm giyim tarzı ve davranışlarıyla çağdaşlaşma yolundaki bir ulusun ve ülkenin temsilcisi konumundadır.

Saray’da kendisine ayrılan çalışma odalarından birinde masa başinda çekilen fotograf savaşlarin getirdigi yorgunluktan çok belki de , yücelmekte olan bir Cumhuriyet’in gelecegine duydugu güveni, bu konudaki rahatligini ve inancini göstermektedir.

O’nun yorgun ve bitkin olduğu, hastalığının ilerlediği 1937 tarihinde Saray’ın rıhtımında çekilmiş fotoğrafında görülür. Görünen tüm yorgunluğa rağmen Atatürk ayaktadır ve arkasında dönemin Başbakan’ı Celal Bayar ile birlikte belli ki önemli bir geziye çıkmak üzeredir.